Fehmi Demirbağ’ın “Herotürk İyilik Takımı” projesi kapsamında bir çok çalışmaya imza attık.

  • Çizgi romanlar
  • Romanlar
  • Çizgi film
  • Tiyatro oyunu

KİTAPLARI OKUMAK İÇİN KAPAKLARIN ÜZERİNE TIKLAYIN

 

HEROTÜRK ÇİZGİ FİLM

[embedyt] https://www.youtube.com/watch?v=cyO35hLhCXU[/embedyt]

SANAL KAHRAMAN KAVRAMI ve HEROTÜRK PROJESİ

Gün gelmiş,  uzak diyarlardan  bu topraklara kahramanlık yapmaya gelmiş olanların, daha fazla  kahramanlık yapmalarını gerektirecek  sebepleri kalmadığında,  hepsi birer birer kendi yurtlarına geri dönmüşlerdir. 

Örümcek Adam Peter Parker New York’a, Süperman Clark Kent Metropolis’ e yada Kripton’a, Kara şövalye Batman Bruce Wayne de Gotham’a geri dönmüşlerdir.

Ben-Ten, X-Men, Teksas, Tommiks, Zagor, Asteriks, Tenten, Red Kit, Tarzan, Harry Potter ve diğerleri…

Çocukluk hayallerimizi de yanlarına alarak.

Hepsinin görev süreleri bitmiştir bu topraklarda.

Hem bu toprakların kendi kahramanı vardır artık; Herotürk!

O Gün Bugündür.

Bugün artık, Herotürk’ün günüdür.

 

***

 

*Milli sanal çizgi roman kahramanına acilen, bütün gecikmişliğimize rağmen  ihtiyacımız var. Bu kahraman hem bizim çocuklarımıza hem de dünya çocuklarına vereceği mesajlarıyla, kendi kültürel kodlarımızla birlikte evrensel insani değerlerin paylaşım ve yayılımında stratejik önem arzetmektedir.

*Çocuk eğitiminde “rol model” olarak sanal karakterler önemlidir. Çizgi roman bu işin başlangıç aşamasıdır. Hemen arkasından ise çizgi film. Son dönem teknolojisi 3D animation ise özellikle bilgisayar oyunları ile bütün dünya insanlarının gündemini belirlemektedir.

*Bu konu eğitimde “informal” bir modeldir.

*Konunun “kültür ekonomisi” boyutu ve önemi tartışılmaz derecede elzemdir.

Teksas, Tommiks, Zagor, Swing derken, çocukluğumuzu batının kahramanlarıyla süsledik. Sonralarda kültür emperyalizmi oldu bütün o birikimler. Yaş ilerledi, sonrasında çoluk çocuğa karıştığımız günleri yaşar olduk. Harcanmış çocukluğumuzun farkına varmışlığı, kendi çocuklarımıza bizden kahramanlar sunma ihtiyacı hâsıl etti. Lakin ortada günümüzün çocuk dimağına uygun bizden tiplemeler yoktu. Onların da Benten’lerle, He-man’lerle büyümelerini çaresizlikle izledik. Her dönem batı yeni nesil kahramanlar üretmeye ise devam etti.

Bundan yaklaşık on yıl kadar önce, küçük oğlumla kahvaltı sofrasındaydım. Oğlum yemek alışkanlığı olsun diye aldığım çizgi karakterlerin resmedildiği tabaklardan birinde yemeğini yerken (yemek dediğim de yabancı markalı mısır gevreği) bir süre sonra yemeğinin bittiğini ifade etti. Bir an gözüm tabağının dibine takıldı. Aman Allah’ım! Tabağın dibinde bir FARE…

Ürkütücü, değil mi? Çocuğunuz öğrettiğiniz “Besmele” ile başladığı yemeğini “fare” resminin bulunduğu bir tabakla nihayetlendiriyor. Ama gelin görün ki “fare” dediğimiz şey aslında “Mickey Mause” değil miymiş? Ay ne kadar da şirin! Tabi ki de “fare” başka bir şey, “Miki Mause” başka…

Kahroldum… Yıkıldım…

Mankurtlaşmış ben nasıl isyan etmez, nasıl kahretmezdim ki?..

Ne yapmalıydım, ne yapılmalıydı?

Uzun yıllar, nihayetinde “HeroTürk”ün doğum sancılarına sebebiyet verdi.

  1. K. Rowling isimli genç İngiliz bayanın yazdığı Harry Potter isimli kitaptan kazandığı paranın 40 milyar dolar olduğunu öğrendiğimde ise, olayın salt kültür emperyalizmi olayı olmayıp bir yandan da ekonomik gerçekliğinin masumane bir geçiştirme ile bertaraf edilemeyeceğini görmüş oldum.

Yalnızca Simpson isimli çizgi karakterin lisans gelirlerinin yıllık 8 milyar dolar olması ve dünyadaki bu tür çalışmaların sahiplerine nasıl bir güç kazandırdığı sonucu ise tablonun gücünü ortaya koymaktadır.

Ülkemizin lisanslı okul çantaları için yurt dışına ödediği bedelin de milyonlarca dolar olduğunu hatırlatarak artık bu arenada biz de yer alalım diyerek “HeroTürk” dedik…

Neden “HeroTürk “ün çizgi filmi olmasın? Kalemi, kırtasiyesi, tabağı-çanağı, kılığı-kıyafeti? Yurt dışına ödenen paralar neden memleketimde kalmasın? Neden memleketin çocukları “HeroTürk” kültürüyle büyümesin? Dünya çocukları neden “HeroTürk”e hayran olmasın?

 

Hala da kendi paralarımızla hem kendimizi hem çocuklarımızı aldatıyoruz.

 

***

NEDEN ve NASIL HEROTÜRK

 

PROJE AMACI

Ülkemizin birlik ve beraberliğe,  dünyanın barış ve adalete ihtiyaç  duyduğu günümüzde … Yüreğinde ecdadının hissiyatını, aklında evrensel değerleri,  batının ilim refleksiyle bir tutup, onları bir haznede harmanlandıran… Kısaca; milli-manevi değerlere sahip, yeni nesil bir kahramanın çocuklarımızca rol-model olarak benimsenmesini sağlamak.

 

PROJE METODU

Bize ait değerlerin tarihi köklerine de vurgu yapacak şekilde, çocukların hoşuna gidecek fantastik maceralar içerisinde hikayenin akışına uygun, kilit noktalara serpiştirerek bilinçlerinde yer edinmesini sağlamak.

Olaylar dün, bugün ve yarın üçlemesinde ele alınacaktır. Günümüzden güncel bir olaydan yola çıkılarak, tarihin dip konularına atıflarda bulunmak ve gelecekle ilgili vizyon oluşturacak “fütürist” bakış açıları sergilemektedir.

 

PROJE TEMASI

 Her macerada bizim kültür ve inaç kodlarımıza uygun  yeni bir temanın takipçiliğine düşeceğiz.. Eğitim, çevre ve sağlık gibi insanlığın ortak teması konuları güncel hikayelerle süsleyip sosyal sorumluluk projelerine dönüştürmek için ergonomik ve rantabl  aksiyonlar  formüller üreteceğiz.

 “Türk” temasından maksat, ırkçı bir yaklaşım değildir.Bizim Türklüğümüz Mimar Sinan’ın Türklüğüdür. Etnik köken esas değildir.Baş kahramanımız Ertuğrul’un annesinin Bitlis kökenli bir Kürt, babasının da Tokatlı Çerkes ailelere mensubiyeti bu tavrımızın çıkış noktasıdır. Bu coğrafyanın 1000 yıllık şemsiyesinin adıdır Türklük

İnsan isimli canlı türünün insancıl markasıdır “Türklük!”

Barış, adalet, ilim, irfandır bizim Türklük anlayışımız.

Eserde, Niko, Chen, Widmark, İbosanjo, Esta gibi değişik ırk ve milletlerden oluşan yan karakterlerimizle de, hikayelerimiz de ”Yüzyılın İyilik Takımı” nı kurmayı ilke edindik.

 

YOL VE YÖNTEM

HEROTÜRK VAKFI

Çalışmalardan elde edilecek gelirler ile milli bir çocuk ve gençlik yetiştirme politikası oluşturulmasını takip edecektir.

 

HEROTÜRK ROMAN

Her ne kadar Herotürk eserleri çocuklar için gibi gözükse de, okur profilinde amaç 7’den 77’ye her okuru kucaklamak yer almaktadır. Kitap okuma eğiliminin az olduğu ülkemiz için HeroTürk’ler ‘ailenizin kahramanı’ olgusuyla herkesi de okuma kampanyasının doğal hedefi olarak görmektedir.

 

HEROTÜRK ÇİZGİROMAN

Türk resim sanatının gelişmesi için Türkiye’nin bir Walt Disney akademisini hazırlamak hedef alınmaktadır.

Herotürk Çocuk dergisi yakın plan hedefler arasındadır.

HeroTürk için sıraladığımız açıklamalar çizgiroman kitabımız içinde geçerlilik arzeder.

 

HEROTÜRK ÇİZGİFİLM

Hem TV’ler için çizgi dizi…

Hem sinema için çizgi film…

Hem reel dizi ve sinema filmi…

 

İnteraktif bilgisayar oyunları…

 

HEROTÜRK LİSANSLI ÜRÜNLER

Reklam yüzü bir tipleme oluşturarak kahramanımızı endüstriyel formata indirgemek kısa vadeli hedefimizdir.

Çocuğa yönelik her türlü gıda, tekstil, kırtasiye gibi ticari faaliyetlerde bir marka olarak materyal havuzu oluşturacağız.

Doğru seçilen karakter ile firmanın dünyadaki akımları izlemesini sağlar.

Markanın değerine katma değer katar (markanın değerini artırır). Böylece markanın bilinir ve tanınırlığını artar.

Çeşitli sektörlerde yapılan karakter lisans anlaşmaları piyasada sinerji yaratır, firmaların satışlarına ivme kazandırır, pazarlama kolaylığı sağlar.

Firmanın Rakiplerinden bir adım önde olmasını ve markanın tercih edilmesini sağlar.

Karakter lisansları; kullanırken uyulması gereken kurallar olduğundan, ürünün Kalite standardını yükseltir.

Lisanslı ürünler sektörü Türkiye’de hızla büyüyen pazarlardan biri. Özellikle çocuk odaklı başlayan bu sektör artık 7’den 77’ye herkesin ilgi alanına girmiş durumda. Yabancı film, dizi, basketbol gibi alanlarda da artık oldukça söz sahibi olan ve büyümesi hız kesmeyecek sektörlerden biri.

Türkiye’de çocukların tüketim ve ilgi alanlarının oluşturduğu Pazar 12 milyar dolar gibi dev bir boyuta ulaşmış durumda. Dünyada 170 milyar dolarlık büyüklüğe sahip sektörün Türkiye’de ise emekleme aşamasında olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira Türkiye’de lisanslı ürünler pazarı 100 milyon Euro’luk bir büyüklüğe sahip.

Ancak sektör özellikle çocukların ilgisi ve yarattığı ürün skalasıyla ülkemizde de çok hızlı bir büyüme grafiği yakalamış durumda.

Lisanslı ürünler pazarı çok geniş faaliyet yelpazesine sahip. Oyuncak sahası lisans sektörünün lokomotifi. Kırtasiye sektörü pek çok ürün grubunu bir araya toplayan, oyuncak dışındaki tek lider. Tekstil ve gıda sektörleri kırtasiyenin ardından sıralanıyor.

Bu anlamda lisanslı ürünler sektörünün yarattığı iş fırsatları da her geçen gün artıyor. Zira lisansör firmalar, lisansiyerlerine ilgili karakterin sadece görselini kullanma hakkını vermekle kalmayıp, aynı zamanda arkasında durduğu çok güçlü bir pazarlama planıyla destek de sağlıyor.

Her yıl yenilenen tasarım rehberleriyle, firmalara kendi ürün konseptlerini yenileme ve trendleri takip etme şansını tanıyor. Lisanslı karakter, dünya markası olmanın tanınırlık ve gücüyle firmalara her alanda destek sağlıyor. Lisanslı ürünler sektörü içerisinde hala bakir Pazar alanları arasında yer alan hediyelik eşya, cd ve online oyunların ise lisanslı ürünler sektöründe kısa zamanda büyüme odağı olacağı düşünülüyor.

 

HEROTÜRK SPONSORLAR

Gerek ortaklık gerekse reklam karşılığı olarak HeroTürk her türlü teklifi de değerlendirecektir.

 

HEROTÜRK DESTEKLER

Devletimizin ve sosyal örgütlerin reklam kampanyalarında ve her türlü tanıtım çalışmalarında HeroTürk tüm ekibiyle hizmete hazır olacaktır.

 

HEROTÜRK SOSYAL SORUMLULUK PROJELERİ

Proje dosyamız bu konuda oldukça zarif ve faydacı fikirlerle kamuoyuna çıkmaya hazırdır. Zamana ve gelişmelere bağlı olarak bu geniş yelpazemiz paylaşılacaktır.

 

HEROTÜRK ÇOCUK TİYATROSU

 

WWW.HEROTURK.TV adresini ise bir çocuk portalına dönüştürmek, internet tv. yapmak yakın vadedeki hedeflerimiz arasında yer almaktadır.

 

 

Herotürk, mankurtlaşmaya karşı

 

Mankurt; Cengiz Aytmatov’un 1980 yılında yazdığı Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı eserinde Kırgız destanlarından yararlanarak güncelleştirdiği bir kişiliktir. Mankurt bazı işlemler sonucu öz benliğini yitirerek kendisini kimliksizleştiren düşmanının kuklası haline gelmiş bir zavallı insan tipidir. Mankut, “kut”unu (kutsalını) yitirmiş, bedbaht kişi anlamındadır. “Mankafa” olarakta argoda olsa aslında dilimizde yerini çoktan bulmuş bir kavramdır.

“Önce tutsağın başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarılır. Yeni kesilmiş deve derisinin en kalın yeri olan boynundaki deri, tutsağın kanlar içindeki kazınmış başına sımsıkı sarılır. Zamanla kuruyan deri kafayı öyle bir sıkarmış ki insan acıdan kafayı yer, düşünemez. Bu dayanılmaz acıya bir yandan da kazınan saçların dışarı değilde içeriye doğru büyüyerek batması eklenince esir çılgına döner. Esir başını acıdan yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde dört beş gün aç susuz bırakılır. Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölür.

Kalanlar ise belleklerini yitirir. Tutsak zamanla kendine gelir yiyip içerek gücünü toparlar. Ama o artık bir insan değil, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan mankurt olur. Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmez. İnsan olduğunun bile farkında değildir.

Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış.

Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz etmeyen bir köle. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmek olurmuş.”

Aytmatov’un “Gün Uzar Yüzyıl Olur” adlı eseri pek çok Batı diline ve Türk lehçelerine çevrilip yaygınlaşırken “mankurt” kavramı da kabul görerek literatüre girmiş ve “mankurt” ve “mankurtlaştırma” temaları yaygınlaşmıştır. Fransa’da V. Lackhine tarafından “yılın kitabı”

olarak gösterilen Aytmatov’un “Gün Uzar Yüzyıl Olur” eserinden yapılan iktibasla ” Mankurtizm ” “sosyal kimlik değiştirme ve öz köküne yabancılaşma” temalarını karşılayan bir terim olarak sosyal psikoloji literatüründe yerini almıştır.

Bizde “Avarlar”, Avrupa’da ise “Juan-Juan” olarak bilinen ve Kırgızistan Türkleri’nin baş düşmanı olan acımasız bir topluluk vardır. Bu topluluktaki insanlar, çevrelerindeki büyük küçük topluluklara, fırsat buldukları zaman saldırırlar, onların yerleşim yerlerini yakıp yıkarlar, insanları öldürdükten sonra çevrede ne varsa yağmalarlar ve bazı kişileri de tutsak ederlermiş. Tutsak ettikleri kişileri kendi bölgelerine götürüp incelerlermiş. Güçlü ve dayanıklı olanları , “mankurtlaştırmak” için ayırırlarmış. Geri kalan güçsüzleri ise başka yerlere satmaya çalışırlarmış. Satılanlar bir bakıma şanslı sayılırlarmış; çünkü onlar belki bir gün götürüldükleri yerlerden kaçıp yurtlarına dönebileceklerdir. Fakat geride kalanlar, mankurtlaştırılarak sonsuza dek köle olarak yaşayacaklardır.

Mankurtlaştırılacak kişiler belirlendikten sonra bu kişinin önce diri diri kafa derisini yüzer, daha sonra da tek kıl kalmayacak biçimde bütün saçlarını yolarlarmış. Kişinin kafasını tamamen temizledikten sonra bir deve kesilir ve bu devenin boyun tarafından  alınacak bir deriyi, sıcak sıcak genç tutsağın kafasına geçirirlermiş. Zaten kafa derisi yüzülürken kafası kan içinde kalan tutsağın başına geçirilen deve derisi, hemen tutarmış kafatasını. Tıpkı bugün yüzücülerin saçları ıslanmasın diye taktıkları kauçuk başlıklara benzermiş bu.

Kafatası deve derisiyle tamamen kaplandıktan sonra, hem daha çabuk kurusun hem de tutsağın çığlıkları duyulmasın diye tutsak bir çöle götürülürmüş. Kafasını yere sürüp deriyi çıkartmaması için de, tutsağın boyun kısmına kütüğe benzer bir şey geçirir, ellerini ayaklarını bağlar ve onu yere eğilemeyecek biçimde bir ağaçla sabitlerlermiş.

Normalde tutsağın yakınları onu kurtarmak için bazen yola koyulurmuş; fakat kaçırılan yakının “mankurt” olacağını / olduğunu duyunca artık onu aramazlarmış. Çünkü mankurtlaştırılan birinin artık anne babasına bile bir hayrının olmayacağını biliyorlarmış. Fakat yine de tutsakların kaçırılma olasılığına karşı, onların yanına bir iki tane gözcü dikilirmiş. Neyse, tutsak günlerce kızgın güneşin altında beklediği için, deri kafasında kurumaya başlar, kurudukça büzülür, büzüldükçe de kafatasını aynen mengene ile sıkar gibi gerermiş. Bunun yanı sıra kökünden kazınan saçlar yeniden çıkmaya başlayınca, kafada kuruyan deriye çarpıp geri döner ve böylece kıllar üste doğru çıkamayınca alta doğru iner, beyne saplanmaya başlarmış. Hem kafatasının gerilmesi hem de kılların beyne batması tutsağa anlatılması çok güç bir acı yaşatırmış. Eğer tutsak çok güçlü ve dayanıklı değilse acıya dayanamayarak ölürmüş. Hatta mankurtlaştırılmak için çöle bırakılan beş tutsaktan en az biri ölmezse, bunları kaçıranlar kendilerini şanslı görüyorlarmış.

Tutsak, eğer yaşamayı başarabilirse hem çektiği acılar hem de kılların beyne batması nedeniyle bilincini (hafızasını / şuurunu) kaybedermiş.

Juan-juan’lar onu çölden alıp getirir, boynundaki kalıbı çıkarır ve ona yemek verirlermiş. Annesini, babasını, boyunu, doğduğu yeri, adını… unutan tutsak, artık kendisini karnını doyurmaya çalışan bir varlık olarak görmeye başlarmış. Tutsağın sahibi olarak gördüğü kişi, ona sıkça yemek verip onu kendine bağlarmış. Artık bir “mankurt” olan bu kişi, sahibinin sözünden çıkamayacak sadık bir “köpek”ten veya emirleri eksiksiz yerine getirecek bir “robot”tan farksızdır. Sahibi ne kadar zorlu, sıkıntı verici işler yapması için ona emir verse de, o onları yapmaktan çekinmezmiş.

O dönemde mankurtlar, normal kölelerden daha değerliymiş. Bir mankurt, güçlü ve dayanıklı on tutsakla eş değermiş. Hatta bir olay sonucunda bir mankurt öldürülürse bunun için ödenecek bedel, hür bir kişinin ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş. Çünkü “Sarı-Özek”in kavurucu çöllerindeki sıcaklara, o çölde deve gütmek için günlerce sıcağa dayanabilmeye ancak bir mankurt dayanabilirmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyeceğini ve suyunu; donmaması için de üzerine yırtık pırtık birkaç parça giysi verince, başta kavurucu çöllerde deve gütmek olmak üzere bütün işleri çekinmeden yaparlarmış. İşte bunun için o dönemde bu vahşice eziyetler, sıkça görülürmüş.

Mankurtlaştırma ile ilgili “Nayman Ana” adında bir kadının çocuğunu mankurt olmaktan kurtarması için yaptığı mücadelenin anlatıldığı bir söylence (efsane) de vardır. Bu söylenceye göre; Nayman Ana’nın oğlu Juan-Juan’lar tarafından kaçırılmıştır. Nayman Ana, yetişkin oğlunu mankurt olmaktan kurtarabilmek için -diğer birçok annenin aksine- çocuğunun peşine düşmüştür. Araya taraya oğlunu Juan-Juan’ların develerini gütmekle görevlendirdikleri bir yerde bulmuş ve gizlice oğlunun yanına kadar sokularak onun karşısına çıkmıştır. Fakat oğlunu bulduğunda, o çoktan “mankurt” olmuştur. Annesi oğluna her ne kadar kendi adını, babasının adını falan söylemişse de, artık her şey için geçtir. Çünkü oğlu, artık eskiye dair her şeyi unutmuş bir mankurttur.

Annesi bunu bildiği hâlde bıkmadan, usanmadan oğluna her fırsatta “Senin atan (baban) Dönenbay’dır. Sen Dönenbay’ın oğlusun.” demiştir.

Bir gün oğlunun efendisi sayılan Juan-Juanlar, bu durumdan kuşkulanmış ve köleye karşısına çıkacak her kim olursa olsun, onu oklayıp öldürmesini emretmişlerdir. Annesi yine oğlunun yanına gelip “Senin atan Dönenbay…” demek isteyince, köle hiç duraksamadan okunu çekip annesinin göğsüne saplamıştır. Söylenenlere göre zavallı Nayman Ana’nın ruhu, bir kuş olup havalanmış ve oğlunun başının üstünde dönmeye başlamıştır. Havada dönerken bile oğluna “Senin atan Dönenbay, senin atan Dönenbay, senin atan…” diye seslenip durmuştur. Hatta bu olaydan ötürü, o kuşun adına “dönenbay kuşu” demişlerdir.

Sovyetler döneminde “komünist” düşüncenin dogmalar hâlinde Türkler’in beynine sokma çalışmalarını vurgulamak istemiştir Aytmatov adı geçen eserinde. Gerçekten bugün de bolca örneğine rastladığımız “mankurtlar”, ulus bilincinden uzaklaştırılmış birer “köle” durumuna sokulmuş durumdadırlar. Bilmedikleri bir amaç uğrunda, sırf “karınlarını doyurmak” için mankurtlaştırılmış binlerce insan, tanımadıkları varlıkların “köleliğini” yapıyorlar. İşte mankurtluğun en acı tarafı da burada ki, bu bilinçsiz insanlar ne durumda olduklarını bile bilmiyorlar.

Kuşkusuz Aytmatov Ata, romanında yer verdiği bu söylence ile, sadece geçmiş dönemdeki olaylara değil; günümüzdeki olaylara da ışık tutmak istemiştir. Bugün Juan-Juanlar (Avarlar) gibi başka toplumlardan iş görür insanları kaçırıp mankurtlaştıran devletler yok mu dersiniz?

FEHMİ DEMİRBAĞ

2014

HEROTÜRK / KAHRAMAN TÜRK ROMANI ÜZERİNE KISA NOTLAR

Dünya genelinde kadim bir medeniyete dayanan her milletin kendilerine ait destanları, hikâyeleri, anlatıları ve mitolojileri vardır. Söz konusu bu milletler, eski edebi ürünlerinden faydalanarak modern dünyada sinema, çizgi film, roman ve diğer sanat dallarında başarılı yapıtlar ortaya koymayı başarmışlardır. Sözgelimi Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi kitabı, Avrupa medeniyeti teessüs edilmeden çok önce var olan Kelt ve İskandinav mitlerinden yararlanarak yazılmış ve sonrasında da beyaz perdeye aktarılarak dünyanın en önemli filmlerinden birisinin meydana gelmesini sağlamıştır. Yine Batı’dan ülkemize ithal edilen çizgi film, film ve roman kahramanları çocuk, yetişkin fark etmeksizin herkes tarafından bilinen birer karakter olmuşlardır. Örneğin Süperman ya da Batman gibi Batı menşeli karakterler dünyada ve ülkemizde genel olarak bilinen figürlerdendir.

Üzülerek belirtmek gerekir ki, kadim Doğu medeniyetinde bu tür gelişmeler olmamış ve günümüzde de bize ait olan eserlere, klasiğimize, kültürümüze ve tarihimize genel bir temayül ne yazık ki gelişmemiştir. Bundan dolayı yaptığımız hemen her sanatta Batı’yı taklit etmekten öteye gidemeyen sanat yapıtları peyda olmuştur. Oysa yine Batı’nın büyük şair ve romancılarını besleyen Doğu mitolojileri, mesnevileri, anlatıları ve hikâyeleri olmuştur. Doğu medeniyetinin kendi kolektif bilinci ve estetik anlayışıyla kaleme alınan mesneviler ve destanlardan günümüz modern sanatçıları beslenemediği, daha doğru bir ifadeyle beslenmek istemedikleri için, genel eğilim Batı literatüründeki gelişmeler olmuş, bu sebeple de sanatçı ve yazarları takip eden nesiller kendi tarihlerinden uzak, taklitçi ve yapay bir sanat anlayışına maruz kalmışlardır.

HeroTürk karakteri ve onun geçmişle olan organik bağı sayesinde kendi coğrafyamız, kültürümüz, tarihimiz, gelişimimiz, medeniyet çatışmamız ve gelişimimizi kurmaca dünyanın verdiği imkânlar ölçüsünde işlenmeye çalışılan bu yapıtta, bir medeniyeti inşa ederken ne gibi engellerle karşılaştığımız ve karşılaşıyor olduğumuz da okuyucuya yansıtılması bakımından son derece önem arz etmektedir. Bir kahraman, onun farklı kültürlerden arkadaşları ve dünya üzerinde yaşadıkları maceralarla hem gençlere hem de ebeveynlere kendi kültürel kodlarımızı hatırlatıcı ve dahası gelecek nesillere öğretici bir kaynak olma özelliğine sahip olan bu kitapta ansiklopedik bilgiler yer alırken, tarihi olaylara farklı bir perspektiften bakma imkânı da sunulmaktadır. Sanayi Devrimi, Batı Kapitalizmi, Despotluk gibi kavramlar derinlemesine işlenmiştir. Doğu’nun Batı’ya, Batı’nın Doğu’ya karşı görüşü, Doğu’nun dünyaya bakışı, İslam medeniyeti ve gelişimi gibi konular kahramanlar ve psikolojileri üzerinden okuyucuya yansıtılmıştır.

Ertuğrul adlı bir çocuğun nesilden nesle bir şekilde aktarılarak günümüze kadar ulaşan kutsal bir yeleği Vatikan’ın tarihi sokaklarında gezerken bir antikacıda bulması ve giyindikten sonra tabir caizse süper güçlerle donanmasıyla tüm macera başlar. Eser toplamda altı maceradan oluşmaktadır. Henüz çocuk yaşta olan Ertuğtul’un, Chen, Esto, Niko ve Widmark gibi yol arkadaşlarının olmasının yanı sıra, Mister Nosam adında ezeli ve ebedi düşmanın çeşitli entrikalarıyla bir dizi olay kahramanlarımızın başından geçmektedir.

Birinci macerada bir büyükelçinin oğlu olan Ertuğrul, ailesi ile Vatikan’ın tarihi sokaklarında gezerken, Vatikan Belediye Başkanı’nın kızını bir kazadan kurtarır, Batı medyasında HeroTürk ismiyle anılır ve bu unvanı alır. Tüm dikkatleri üzerine çeken bu çocuk, yıllardır yeleğin peşinde olan Mister Nosam ve onun adamlarının da gözünden kaçmaz. Ertuğrul, çok önemli bir vasfı olan yeleği üzerinde taşırken aynı zaman dünyada çok önemli yerlerde adamları olan Mister Nosam’ın da en önemli düşmanları arasına girer. Böylelikle Ertuğrul ve arkadaşlarının tüm maceralar boyunca başında büyük bir bela olarak karşımıza çıkar.

Vatikan Belediye Başkanı, kızını kurtaran Ertuğrul’un şerefine bir ziyafet verir ve Ertuğrul ile arkadaşlarını hemen hemen tüm Avrupa’nın en büyük şehirlerine uğrayarak İstanbul’a giden bir tren biletiyle ödüllendirir. Ertuğrul ve arkadaşları Vatikan Belediye Başkanı’nın kızının da olduğu bir ekiple yola çıkarlar. Tren bütün büyük Doğru Avrupa şehirlerine uğrayarak giderken, tren içinde olağanüstü bir durum Ertuğrul’un gözünden kaçmaz. Mister Nosam’a bağlı adamlar Karadeniz’e kimyasal atık dökmek istemektedirler. Ancak durumu fark eden Ertuğrul İstanbul’a vardıklarında ilk iş olarak bu kötü adamları yakalatmak ve adalete teslim etmek için kolları sıvar. Henüz çocuk yaşında ve kahraman unvanını alan Ertuğrul’u polis komiseri ciddiye almaz. Böylece Ertuğrul kendisi mücadele etmeye karar verir. İstanbul Belediye Başkanı’nın da bulunduğu bir organizasyonda Mister Nosam’ın kötü adamları tekrar görünür. Bu sefer Ertuğrul ve arkadaşlarının elinden kaçamaz ve adalete teslim edilirler. Birinci macerada hak yerini bulurken Ertuğrul ve ekibi küçük bir Türkiye turuna çıkarlar.

Maceralar arasına sıkıştırılmış, tarihi kişiliklerin de yer aldığı paralel hikâyeler ve tarihi bilgiler ışığında da okuyucu hem şimdiki zamanı hem de geçmişi yaşamakla beraber, geçmişle bir bağ kurması bakımından da önemli düşüncelere sahip olmakta ve bir tarih bilincine hâkim olmaktadır.

İkinci macerada yine ana kahramanlarımız Ertuğrul ve arkadaşlarını görmekteyiz. Bu macerada mekân hem tarihi hem de tüm gizemiyle İstanbul’dur. İstanbul’un fethi esnasında yaşanan olaylar, kahramanların ruh halleri, Fatih’in azmi, hocaları, eğitimi gibi en temel konulara değinilmekle beraber bu fetih şuurunun bugün de yaşanıldığını gösteren bir maceradır. Ayasofya ve İslam, 1400’lü yıllarla günümüz buluşuyor ve iç içe geçmiş çerçeve hikâyelerle hem kahramanlarımızın başından geçen gizemli olaylar anlatılırken tarihin ışığı altında 1400’lü yıllarda İstanbul’da neler olduğu kurmaca dünyaya da taşınmaktadır. İkinci maceranın ana konusu İstanbul’un fethi, Fatih’in halet-i ruhiyesi, İstanbul’un fethine katkıda bulunan önemli isimlerin hikâyeleri, tüm bunlara paralel olarak günümüzde Ertuğrul ve ekibinin Ayasofya’nın sırlı dünyasında yaşadıkları maceralar ve kötü güçlerin nasıl ve ne derecede etkin olduğudur. Bununla birlikte İstanbul’un altında bulunan gizemli koridorlar, odalar, tarihi kalıntılarla zenginleştirilen maceralar hikâyenin akıcılığını sağlaması bakımından ayrıca önem arz etmektedir.

Üçüncü macera “İmparatorluğa Veda” kısmında ise Osmanlı Devleti’nin kozmopolit devlet yapısının ulus-devlet aldatmacasıyla nasıl bozulduğu ve dağılma sürecinde Abdülhamid Han’ın otuz yıl devleti nasıl yönettiği üzerinde durulurken, Ertuğrul ve arkadaşları değişik bir maceranın içindedirler. İkinci Abdülhamid’in Batı hayranı birtakım güruhlarla yaptığı mücadele, söz konusu grupların iktidara geldikten sonra imparatorluğa ne gibi zararlar verdiği ve bu zararların telafisinin çok zor olduğu okuyucuya gösterilmektedir. Bu çöküş hikâyesine paralel olarak kitabın asıl kahramanları Moskova’da bambaşka bir maceranın içindedirler. Ezeli ve ebedi düşmanları Mr. Nosam da aynı tarihlerde Moskova’da yine kirli işler peşindedir. Bu bölümde, bir tarafta imparatorluğun çöküşü, milli mücadeleden kesitler, Anadolu’da düşmana karşı örgütlenme, padişahın tutumu ve yeni cumhuriyetin dinamikleri anlatılırken, diğer tarafta Ertuğrul ve arkadaşlarının Mr. Nosam’a karşı yeni bir zafer kazandığını müşahede ediyoruz.

Dördüncü macera “Yeniden Osmanlı”da bu sefer hikâye daha da derinleşip eskilere giderek Hz. İbrahim’in Nemrut ile mücadelesi, iyiliğin ve Allah’ın dilediğinin her şeyin üstünde olduğu ile sonuçlanarak, paralel bir kurguyla Ertuğrul ve arkadaşlarının Urfa gezisiyle başlar. Urfa’dan bir telefon alan Ertuğrul ekibiyle beraber acilen İzmit’e gider. İzmet’te Ertuğrul’un arkadaşı Hakan’ın babası çok önemli görevlerde bulunmuş ve devlet için son derece önemli projeler üzerinde çalışmış birisidir. Yine çok önemli bir proje üzerinde çalışırken birdenbire bir kaza sonucu ölür. Bunun üzerine kötü güçler bıraktığı belgeleri aramaya başlarlar. Elbette Ertuğrul ve arkadaşları buna izin vermeyeceklerdir.

Bununla beraber ilk yerli uçak sanayimiz, ilk yerli hava okulumuz, devrim arabaları gibi yakın tarihimizin önemli ama dile getirilmeyen gizemli tarihi hakkında ansiklopedik bilgiler ihtiva eden hikâyeler vardır. Bu macerada Osmanlı döneminde yaşamış Hazerfen Ahmet Çelebi ve sadece Osmanlı Devleti’nin değil dünyanın en önemli seyyahlarından olan Evliya Çelebi’nin de ilginç, bir o kadar da hoş hikâyesine tanık olmaktayız. Bu sefer okuyucu kendini kâh göklerde kâh yeraltında bulacaktır. Nuri Demirağ gibi çok önemli bir girişimci ve bilim adamının da trajik hayatı çarpıcı bir dille anlatılmıştır.

Beşinci macerada tarihe damgasını vuran ve bugünkü ilmi gelişmelerde yadsınamayacak kadar katkısı bulunan, İslam medeniyetinin zirvelerinden bir devletin kuruluşu, inkişafı ve çöküşü ele alınmaktadır. Bu devlet asırlarca Avrupa’da hüküm sürmüş ve tabir caizse Avrupa’ya hem Doğu ilmini hem de gerçek anlamda medeniyeti götürmüş bir devlettir: Endülüs. İspanya’nın güneyinde kurulan bu devletin hoşgörüsü, bilimi ve filozofları Batı medeniyetinin şekillenmesinde son derece önemli roller üstlenmiştir. Efsane komutan Tarık bin Ziyad’ın maceralarının da anlatıldığı bu bölümde kahramanlarımız Ertuğrul, Esta, Chen, İbosanjo, Widmark ve Niko ise aralarına yeni katılan bir arkadaşlarıyla tanışmaktadılar: Furkan. Furkan İsrail ambargosu ve zulmü altında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Filistin halkına dünyanın her yerinden katılım sağlayan aktivist, gazeteci, siyasetçi ve yerel yöneticilerle Mavi Marmara gemisiyle Gazze’ye gitmek istemektedir. Zulmün şiddetinden haberdar olan Ertuğrul ve arkadaşları da Furkan’ın bu sağduyusundan etkilenerek Mavi Marmara gemisiyle Gazze’ye gitmeye karar verirler. İsrail devletinin kanlı politikaları neticesinde tüm dünyanın gözü önünde herkesin bildiği ama bir türlü dillendiremediği malum olaylar gelişir…

Altıncı ve son macerada hikâyeye yeni kahramanlar katılmakta ve bazı fantastik unsurlar yer almaktadır. Savaşta gösterdiği üstün cesaretle ün salan Cafer ve savaşarak mağlup ettiği Firuz ve Ahmer artık Cafer’in yol arkadaşıdırlar. Tarihte kahramanlıklarıyla ün yapmış kişiler adeta bir zaman yolculuğunda yeni kahramanlarımız Ertuğrul ve arkadaşlarıyla karşılaşır. Bu bölümde sadece çocuklardan oluşan bir adanın yanı sıra pagan Ahmer’in, Müslüman Cafer’in ve Hıristiyan Firuz’un örnek teşkil eden arkadaşlığına da şahit olmaktayız.

Bu eser,her bölümünde ansiklopedik bilgilerle ve bugün kimsenin üzerinde durmadığı ya da durmak istemediği konularıyla, hem alternatif bir tarih okuması hem de kendi kültürel kodlarımızla vücuda getirilen bir romandır. Eserin her macerası ayrı bir tarihsel olayı incelemekle beraber günümüzde de bizim içimizden, kendimize özgü, diğer bir deyişle “orijinal” bir kahramanın mümkün olduğunu hatırlatmaktadır. Bu itibarla da Türkiye’de yazılan birçok edebi eserden farklı olarak, özellikle gelecek nesillere bir rehber olması hasebiyle oldukça önemi haizdir.

 

FEHMİ DEMİRBAĞ

HEROTÜRK SÜPERMAN’E KARŞI

Geçen hafta Amerika’nın San Diago kentindeki comiccoon fuarına katıldım. Dünya Sanal Kahramanlar Kongresi de düzenlemişlerdi, fuar kapsamında. Türkiye’yi temsilen bu kongrenin tek katılımcısı bendim.

Bütün dünyanın tanıdığı kahramanlar salonu hıncahınç doldurmuştu.

Belçikadan Redkit, Şirinler, Tenten…

İtalya’dan Teksas, Tommiks, Zagor, Mister No…

Japonyadan Pikaçu…

Fransa’dan coillou…

İspanya’dan bizde de çakması Pepe olan Pokoyo…

Hele Amerikalılar…Batman, Superman, Spiderman…Hangi birini saysam ki…Barby Bebek, Sünger Bop, Jetgiller…

Almanya’dan Hansel Gritel kardeşler…Grimm Kardeşler…

Bizim Dedekorkut’a, Nasrettin Hoca’ya, Keloğlan’a banal oldukları gerekçesiyle Amerika vize vermemişti.

Kısa kısa konferanstan ve fuardan izlenimlerimi aktaracağım.

Konferansın açılış konuşmasını Dünya Kötülerinin başı Mr. Nosam yaptı.

“Cruser (Haçlı Savaşı) konusunda bütün kahramanlarımız üzerlerine düşeni başarıyla yaptıklarından dolayı hepsine şükranlarımı arzediyorum. Siz kahramanlarımız sayesinde özellikle kafir Türkleri ve bütün Müslüman coğrafyayı kültürel olarak işgal ettik. Onların çocukları artık bir dediğimizi iki etmiyorlar. Onların rol modelleri sizsiniz. Aynı zamanda bütün dünya çocuklarının ve yaşadıkları ülkelerin emperyal yönden talanı hususunda çok başarılısınız.”

Uzun bir konuşmaydı. Uzun lafın kısası Mr. Nosam demişti ki, “Salak ebeveynleri siz kahramanların resmedildiği tekstil ürünlerini, kırtasiye ürünlerini fahiş ödemeler yaparak satın almakta ekonomik olarakta bizim güçlenmemize hizmet etmektedirler. Bunu bir aidiyet duygusuyla yapıyorlar. Bizim markalarımızı ve yaşam tarzımızı kabullenişleri onlarda bir ayrıcalıklı olma durumu.”

Hadi bir küçük ifadeyi de buraya ayrıca alayım.

“Hükümetleri bile milli eğitim politikaları hususunda bizim etkimizdeler. Bir birşeyi bilim olarak adlandırdıktan sonra onların buna itiraz edecek güçleri yok. Paganizm yeni dünya dinimiz. Eşcinsellik tercihimiz. Gay Mickey, Lez Mickey çocukları da bu sapkınlığa teşvik etmekte. Batman ile Robin’in aşkı onların gelecekte nasıl ve neye evrileceklerinin de alametlerini barındırmakta…”

Bu minvaldeki konuşmasını bitirdiğinde Mr. Nosam salon alkıştan yıkılıyordu.

Oturuma mini bir ara verildi. Ben de bu fırsattan istifade kalabalığın arasına karışarak bütün kahramanlarla konuşmaya çalıştım.

Baktım Tarzan…Yine çıplak…Çenem durur mu, “Afrka’yı nasıl talan etiiğinizden de bahsetsene lan dedim.” Meşhur Afrika atasözünü hatırlattım. “Lan oğlum siz Afrika’ya gittiğinizde onları toprakları vardı. Size dua öğreteceğiz dediniz, gözlerini kapattınız. Onlar gözlerini açtıklarında onların İncil’i sizin de topraklarınız vardı. Livingston denilen misyoner papazı Afrika’nın kaşifi yaptınız. Neyin keşfi? Orada insanlar yok muydu? Kartacalılardan neden bahsetmiyorsunuz” dedim. Çığlık atarak yanımdan uzaklaştı denyo.

Kül kedisini gördüm. “Sinderella yine eve geceyarısından sonra mı geliyorsun? Bu yaşta bir kız çocuğunun gecenin bir yarısından sonra dışarılarda gezinmesi ne kadar doğru?”

Pinokyo çok sık yalan söylerek burnunun uzamasını ticarete çevirmiş ve mobilya işine girmiş. Gepetto usta İtalyan tasarımlı mobilya kolleksiyonuna malzeme olarak Gargat ağacını da eklemiş.

Pamuk Prenses’e nasihat ettim. “Ah be evladım 7 ayrı namahrem herifle aynı evde yaşamanın adı ne? Ayıptır, günahtır. Hem aklında olsun yakın zamanda bir cadı gelecek sana elma verecek. Sakın yeme…Maazallah Gdo lu olabilir.”

Süperman’ı ise fırçaladım. “Oğlum sapık mısın, nesin? Koca adamsın taytın üstüne don giyilir mi? Bir de o pelerin ne? Senin ecdadın pelerini seyyar wc olarak kullanırdı. Batılıların teharet anlayışı yoktur. Pelerini bir köşede tepelerine geçirir öyle ihtiyaçlarını giderirlerdi.”

Çocuk etiyle beslenen cadının hikayesinin kahramanlarından olan Hansel kardeşlere verdim gazı.”Bakın Heidiye dedim…Avrupa’da yetim çocuklara ayakkabı bile giydirilmezdi. Onun için yazkış kızcağız yalınayak dolaşır. Çocuklar batının tarihi sapkındır. Bir ara gelin size bizim medeniyetimizdeki insan sevgisinden bahsedeyim. Sizi Mevlanayla tanıştırayım. Size peygamber efendimizden bahsedeyim, onun çocukları nasıl sevdiğinden…”

Kaptan Amerika’ya İslamı tebliğ ettim. Abi Thor’da kabul ederse ben de Müslüman olabilirim dedi. Onun da babası Zeus’tan izin alması gerekiyormuş.

Bir burdaki kahramanlara baktım…Bir de bizim kahramanlarımızı düşündüm.

Tarık Bin Ziyad, Musab Bin Umeyr, Oğuz Han, Dedem Korkut, imam Şamil, Selahattin Eyyubi, Zenci Musa…Daha binlercesi geldi aklıma…Üzüldüm kahroldum…Neden bizim kahramanlarımızı kimse tanımıyor ki? Türkiyeme dönünce hemen reisle görüşme kararı aldım.

Ona diyeceğim ki “Reis artık şu sinema işini, çizgifilm işini ciddiye alsak da…farketsen de…talimat versen de…biz de çocuklarımızı kendi kahramanlarımızın maceraları ile büyütsek. hatta tüm dünya çocuklarının bizden haberdar olmalarını sağlasak.”

Ninja kablumbağaları gördüm. Hani hristiyan azizlerinin isimlerini taşıyıpta tüm dünya da pizzanın yaygınlaşmasına sebep veren kahramanları…”Ulen” dedim. Uyduruktan bu tipleri gerçeğe dönüştürenlere ne diyeyim?”

“Ho ho ho!” Şen bir kahkahayla Noel Baba yaklaştı yanıma.

“Bay Fehmi…Mr Nosam seninle görüşmek istiyor” Sonra da

yanımdan hızla uzaklaştı geyiklerin çektiği kızağıyla birlikte.

Bir süre sonra Mr. Nosam’ın odasındaydım Başbaşaydık.

“Bak Koçum. Herotürk diye bir çalışma yapıyormuşsun. BUna müsaade etmeyeceğimi bilmelisin. Biz bütün dünyayı dönüştürürken…İşin yok mu senin de dönen tekerimize çomak sokmaya çalışıyorsun. Ülkendeki kentsel dönüşümle ilgilen sen de. Bak akıllı adamsın. Varını yoğunu bu uğurda harcama. Keyfine bak, cebine bak. Küpünü doldur. Tek başına sen kimsin ki bize meydan okuyorsun?”

Gözlerimi o mavi gözlerine diktim. Sarışın saçları geriye doğru taranmıştı. İnce dudakları müstehziydi.

“Kahramanlar…bilrsin Mr. Nosam…Zor zamanlarda ve ihtiyaç anında ortaya çıkar. Biz ümmet olarak zor zamanlardayız. Ve insanlığın Herotürk’e ihtiyacı var.”

Sesimi kalınlaştırdım.

“Çok güveniyorsan kahramanlarına…Gel benim Herotürk’ümle seninkileri kapıştıralım. Benim Herotürk’üm senin Süperman’ını pataklar!”

Bu meydan okumam Mr. Nosam’ı şaşırttı. Beklemediği bir hamlede bulunmuştum. Kapışma tarihi olarak 2071 i belirledik, tarih olarak. Ben kahramanımdan eminim. Herotürk Süperman’ı döver. Ne dersiniz?

Fehmi Demirbağ

HEROTÜRK’ÜN YAZARINA SORDUK

Bugün hayranı olduğumuz onca şey kültürümüze, yaşantımıza ithal gelmişken… Bize, kendime, gerekliğe inanmamı sağlayan yüzde yüz yerli, yüzde yüz gerçek, yüzde yüz sanatçı biriyle tanışma, konuşma ve bunları sizlerle paylaşma fırsatına sahip oldum…

 

SANATLA GEÇEN BİR ÖMÜR…

 

Bize kendinizden bahseder misiniz?

Fehmi Demirbağ, Tokatlıyım. İşçi bir babanın, oğluyum. Makinistlik yapmaktaydı babam şeker fabrikasında. Liseye kadar eğitimimi Tokat’ın Turhal ilçesinde yaptım. Endüstri Meslek Lisesi’nde Elektrik Bölümünü bitirdim. Sonra İstanbul’a geldim. Hukuk Fakültesi, peşinden Güzel Sanatlar Fakültesi okudum. Daha sonra Reklam ajanslarında çalıştım. Kendi Reklam Ajansımı kurdum. Radyo, televizyonlarda çıktım, tiyatrolarda oynadım. Daha sonra yazmaya çizmeye başladım, yaklaşık 50 tane kitaba dönüştü bu geçmiş birikimlerim. Nihayetinde liselerde söyleşi yapmaktayım. Müzikal seminerlerim var. Halen devam eden bir televizyon kanalında haftalık olarak program yapmaktayım. Yakın bir zamanda Türkiye bir ilk olan bir çalışmaya imza atmak üzereyiz, bir çizgi roman okulu açıyoruz. 1 Mart’ta açacağız Allah’ın izniyle. Bütün çalışmalarımız mümkün mertebe çocuk ve gençlik edebiyatı üzerine yoğunlaşmış vaziyette. Çizgi film yaptık, Türkiye’nin en kaliteli çizgi filmi oldu, TRT kanalından cevaplar bekliyoruz. Kısacası sanatla geçen bir ömür…

 

HeroTürk adı altında roman yazdınız. Bize HeroTürk’ten bahseder misiniz? HeroTürk kimdir?

Türkiye’de çocuklarımızı bizler maalesef batının değerlerine göre yetiştiriyoruz. Çocuk deyip geçmeyin, bu ülke nüfusunun yirmi beş milyonu, on iki yaş altında. Yani Türkiye’nin gelecekten bahsedebilmesi adına çocuklarını kendi değerleriyle yetiştirmesi lazım. Olay sadece bir aitlik duygusu değil. Çünkü olayın bir sonra ki aşaması kültür ekonomisi söz konusu. Bizler kendi kazanımlarımızı, maddi manada, batının değerlerine bu ölçüde absorbe etmekteyiz. Nihayetinde de bu maddi ve manevi noktada da bir ölçüde tükenmişliğimizi de ortaya koymakta. HeroTürk neden ortaya çıktı? İşte dedik ki, çocuk edebiyatında yüzde doksan tercüme eserlerle varız. Sadece çocuk edebiyatı noktasında yoksunluğumuz yok, aynı zamanda çizgi film, internet oyunları vb. bunlarda da yokuz. Daha da önemlisi oyuncak sanayisinde yokuz. Kendi çocuklarımıza batının kahramanlarıyla, karakterleriyle özdeşik hale getirdik. Şartlar bu konuda kültürel erozyona sebebiyet verdi ki, misal veriyorum İstanbul. Özellikle alışveriş merkezleriyle yeni yapılan sitelerle adeta konstantinopole dönmek üzere. Yani bütün yaşam alanlarımız İngilizce isimlere terk edilmiş vaziyette. Yani gakkoşu, dadaşı, Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş insanlar İstanbul’da, bir keyfiyet içerisinde iken, birbirlerine adres verirken ‘’My World sitesinde oturuyorum.’’ Diyor. Biz mahalle kültürüyle büyüyen insanlardık, ma halle yani hal birlikteliği. Şimdi onu siteye çevirdik. Yani Yunan Polis Devleti. Yani her açıdan kuşatılmış bir Türkiye gerçeği var. İşte buna itiraz etme maksatlı, HeroTürk diye bir rol model ortaya koyalım dedik. Bununla ilgili yaklaşık altı tane roman yazdık. Dört cilt çizgi roman ortaya çıkardık, tiyatro oyunları yaptık, çocuk dergisi çıkardık, niyetimiz çizgi sinema filmi. Bir üst perdeden de asıl niyet, nasıl Hollywood’un Walt Disney’i varsa, artık bizim de kendi çocuk ve gençliğe yönelik bir enstitüye dönüşmemiz lazım. HeroTürk’ün asıl maksadı bu. Çocuk edebiyatına bu ölçüde teşvik etmek.

 

AHLAKİ DEĞERLERE SAHİPSEN, SEN ZATEN KAHRAMANSIN !

 

HeroTürk bizden biri ve geçmişimizi anlatan bir kahraman. Neden Hero? Neden Kahraman Türk değil?

Hikayenin başlangıcı şu, aslında bu çok karşılaştığım bir soru. Yani Türk ve Hero’yu insanlar ister istemez itiraz ediyor. ‘’Madem Türk kahramanı, neden HeroTürk?’’ ilk karşılaştığımız soru bu. Bizde diyoruz ki, bu soruyu soran insanlar. Madem bu kadar samimisiniz, neden Renault, neden Marlboro, neden Show TV, neden bu soruları sormuyorsunuz da ortaya yeni çıkartmaya çalıştığımız bir çalışmaya itiraz ediyorsunuz? Eyvallah koyduk bir köşeye artık. Karakterimizin aslında ismi Ertuğrul.  Henüz bu Diriliş Ertuğrul dizisi başlamadan önce başladığımız bir çalışma. Ertuğrul mühim bir isim Türk Tarihi açısından. Bakın Osmanlı kurucusu Ertuğrul Gazi. Osmanlı batarken de Ertuğrul karakteri var. Nasıl? İşte Ertuğrul fırkateyni ile biz Japonya’ya, ki biz bugün robotun rol teknolojisinin önemli cazibe merkezi olan Japonya’ya atfen, bizler Alameti Farika isimli ilk robot çalışmasını gönderdik Abdülhamit’le. Ne ile, Ertuğrul fırkateyni ile birlikte. Yine bizim bitişimizde Ertuğrul ismi çok önemli. Neden? Kaz dağlarında arıza yapmış bir uçak tamir edilir ki toplam iki tane uçağımız vardır. Bu Ertuğrul uçağı ile biz, Çanakkale’de Ertuğrul körfezinde, Nusret mayın gemisi ile mayınlar döşeriz ki İngiliz fırkateynilerini denize gömelim diye. Yani Ertuğrul bu açıdan sembolik bir isim. Türkiye’nin kendi değerleri ve kendi içinde yaşadığı süreç ile alakalı da Ertuğrul’un annesi Bitlis’li bir kürt. Babası ise Tokat’lı bir çerkez. Dolayısıyla biz burada hamasi bir ırkçılıktan yana değiliz. Bir millet tavrı ortaya koymaya çalışıyoruz. Hikaye aslında 1280’ler de Marco Polo’nun Çin’i ziyaretiyle başlıyor. Çin’in de başında o zamanlar Moğol bir Türk hükümdarı olan Kubilay Han bulunmakta. Onu ziyaretiyle başlar, Kubilay Han Marco Polo’ya 17 yıllık ziyaretinden sonra teşekkür etmek için bir kısım hediyeler veriyor. Vermiş olduğu hediyelerin bir tanesinden Alaaddin Sihirli Lambası çıkıyor. Malum 1001 Gece Masalları Hikayesi vardır. 1001 Gece Masalları Hikayesinin en meşhuru ise Alaaddin ve Sihirli Lambasıdır. İnsanlık hep bunu okumuştur. Alaaddin’in bir lambası vardır. Lamba ovuşturulduğunda içinde Cin çıkar. Hiç kimse şunu sormamıştır, ilk kez biz sorduk. Bu cini, bu lambaya kim hapsetti? İşte biz burada hikayemizi yazarız, kötü kalpli bir kraliçe vardır Isabel, cine kötülük yapmak maksatlı lambaya hapsetmiştir. Çünkü; sihir ve büyü Hristiyan mitolojisinde çok yoğundur. Meşhur tapınak şövalyeleri, kutsal kaseler vb. bunlara da atıfla. Nihayetinde cin Alaaddin tarafından kurtarıldığında, lambadan çıkartıldığında Alaaddin’e teşekkür etmek maksatlı, bir yelek hediye eder. Aynı yelekten bir de kendi oğlu Şems’e hediye eder. İki yelek tılsımlıdır, bakınız sihirli değil tılsımlı! Bunu günümüzdeki moleküler yapı itibariyle maddenin bugün envai türdeki, bütün Dünya’yı manyetik alan, frekans ve moleküler yapı üzerinde bu noktalara aslında değinmeye çalıştık. İki yelek hediye edilir, bir tanesi Alaaddin tarafından İslam medeniyetine sunulur. Bir diğer yelekte, Marco Polo ile birlikte Venedik’e gelir. Venedik üzerinden Reformlar, Rönesanslar batının aydınlanmacılarına, bilim adamlarına, sanatçılarına dönüşür. Alaaddin’in tılsımlı yeleği kayıptır. Yelek neden mühim? İnsanlık tarihinin, en ergonomik kıyafeti yelektir. Yani Amerika’nın çöllerinde gördüğünüz kızıldereliler de yelek giyer, bedevide yelek giyer, çocuklara karşıda klimatik bir kıyafettir. Yani sıcak ve soğuk dengesini koruması adına. Biz aslında buradan, anne ve babalara da sesleniyoruz. Diyoruz ki, çocuklarınıza yelek giydirin, sırtlarına havlu tıkıştırmayınız. Nihayetinde yelek kahraman yeleğini kendisi bulur, kahramandan kastımız ise biz diyoruz ki kahraman olmak için pelerine gerek yok. Uçmaya da gerek yok. Normal ahlaki değerlere sahipsen, sen zaten kahramansın. Mesajımız budur. Günümüze geldiğimizde bir antika çarşısındadır Alaaddin’in yeleği. Bu yeleği nihayetinde bir Roma Büyükelçisinin oğlu olan Ertuğrul, bir Pazar günü gezisinde yelekle karşılaşır. Yeleğinde bir özelliği vardır, yelek sahibini bulur. Yani Ertuğrul’u bulur. Ertuğrul’un yelekle tanışmasıyla o anda bir olay gerçekleşir. Olay şudur; Venedik Belediye Başkanının kızı Esta, bir gondol gezisi sırasında bir de astım hastası olduğu için, çocuk suya düşer ve boğulmak üzeredir. İşte o anda kahramanımız Ertuğrul çıkar ortaya, atlar suya kurtarırız Esta’yı. Dolayısıyla, Venedik Belediye Başkanı kızı, Ertuğrul’da Türkiye Büyük Elçisinin oğludur. Nitekim bir bürokratın çocuğu, bir bürokratın çocuğunu kurtarmıştır. Bu gazetelere ne diye yansıması lazım? Mesela benzer olaylarda kahraman polis, kahraman itfaiyeci, kahraman Türk. Hero Türk. Aslında HeroTürk’ten kastımız budur. Niyetimiz nedir? Aslında ben bunu Türkiye üzerine değil, Türkiye üzerinden Batı’ya da, Batı’nın çocuklarının da artık bu saçma sapan Hansel ve Gretel hikayeleriyle büyümesin istiyoruz. Daha sonra maceraları başlar, İstanbul ve Venedik kardeş kenttir. Niyetimiz bunu bütün dünyaya yaymak, lansmanını çıkarmak, yayımını yapmak.

 

HeroTürk’ün yapımına neyden etkilenerek başladınız?

İşin aslı o zamanlar benim ikinci oğlum, bir gün sabah kahvaltısındayız bir Müslüman anne – baba olarak nasıl yetiştirirsiniz? Geleneklerle vb. besmele ile başla, sofraya geçmeden ellerini yıka, dişini fırçala gibi. Ama ben şunu fark ettim ki, çocuklarımız bizim değil. Biz yurdum kahvaltısı yaparken, çocukların Tanrıları televizyonlar. Ben domates, biberi masaya koyduğumda, onun yemek tercihi mısır gevreği oluyor. Bir de anneler – babalar, çocuklarının maymunudur, şaklabanlık yaparlar ağızlarını açsınlar diye. Ben maymunlukta biraz aşırıya gittim, resimli, cicili biçili tabaklar aldım. Yemeğin bir aşamasındayken çocuk dedi ki, baba yemeğim bitti. Gözüm gayri ihtiyari tabağa takıldı, bir baktım ki fare! Fare vardı deyince midemiz bulanıyorken, korkuyorken ama korkmayınız Mickey Mouse o! Mickey Mouse gülümsemeye sebebiyet veriyor, Türkiye gerçeğinde şu var bizler çocuklarımızın adlarını geçmiş isimler veriyoruz. Muhammed koyuyoruz, üzülmeyiniz ki Michael olacak. Çünkü bizler kendi değerlerimize göre evlatlar yetiştirmiyoruz. Ne milli nede manevi.

 

HeroTürk çizgi romanının ‘’çocuk ve gençlik’’ edebiyatımıza katkıları nelerdir?

Çocuk ve gençlik edebiyatında yokuz, biraz öncede belirttiğim gibi. Şuan da ‘en’ diyebildiğimiz kitap dağıtım firmalarına gidin bakın çocuk edebiyatının, normal yayıncılıkta bile yüzde doksan tercüme eserlerle dolu. Dünya nüfusunun yüzde otuzu yedi milyar kitap tüketmekte. Bilgiye kim sahipse dolasıyla hakim güç o oluyor. Şimdi çocuk edebiyatında zaten hiç yokuz, mevcut olanı Türkçeye çevirmek bu çocuk edebiyatı demek değildir. Dış dünya kültürünüde tamamen dışlıyoruz noktasında değil ama bizim her şeyden öte kendi çocuklarımıza, kendi şarkılarımızı, kendi masallarımızı, kendi hikayelerimizi kurgulamamız lazım.

Herotürk’ün, Marvel vb. Dünya çapında bilinen çizgi romanlardan farkı nedir?

Milli olmasıdır, tamamen bu ülkenin gerçekleriyle ortaya çıkmıştır. Biz istiyoruz ki artık Batman Gotham’a dönsün, Superman artık Metropolis’e geri dönsün, biz istiyoruz ki Ben Ten Tokyo’ya geri dönsün. Artık bu ülkelerde kahramanlık yapmalarını gerektirecek bir şey kalmadı. Diğerlerinin özelliği nedir? DC. Comics, Marvel vb. bunlar endüstriyel kuruluşlar. Sürekli sinemayla da özdeş haldeler ve bütün lisanslı ürünler noktasında öndeler. Türkiye’de bir anne baba evlendiklerinde çocuklarının olacağının haberini alınca hemen akrabayla taarruza başlarlar. Pembe ya da mavi kuvvetler hazırlığa kalkışır. Çocuğun cinsiyeti, erkek ya da kız fark etmez. Hemen akrabalar, çocuğun odasını yaparlar. Duvarlar boyanır, pembedir ya da mavidir. Dikkat edin, odanın dizaynı Mickey Mouse ya da Hollywood kahramanlarınca donanır. Çocuk doğdu kundağa yatırıldı, yatağı Mickey Mouse, çocuk ağladı kafasını sağa çevirdi duvarda resim, masada oyuncaklar Mickey Mouse, tavana bakınca avize Mickey Mouse, ağladı ağzına tıkıştırılan emzik Mickey Mouse, kıyafetleri vb. Mickey Mouse. Mickey Mouse bir fare ve bu farede bizi kemiriyor ama kimse bunun farkında değil. Hem de bunu paracıklarımızla yapıyoruz.

 

HeroTürk sadece çocuk kitlesine mi hitap ediyor?

Hayır, ülkemizde lise üniversite 25 milyon öğrenci kesimi var. Yani 20 milyon civarında ilk okul, orta okul, lise, lisans, yüksek lisans, öğrenci vb. yaklaşık 25 milyon öğrenci kesimi olan bir ülkeyiz. Ama dikkat edin bu ülkede okuma alışkanlığı %3. Yani 2 milyon 400 kişi, bu dünya anket uygulamasıyla da örtüşüyor hemen hemen. 2 milyon 400 kişi kitap okuma alışkanlığı içerisinde. Kitap okumuyorsa bir şeylerin canına okuyor demektir. Martaval okuyacak demektir, partal okuyacak demektir. Dolayısıyla eğitimin millileşmesi lazım, müfredatın kesinlikle değişmesi lazım. Laboratuvar hayatımıza girmesi lazım.

HeroTürk sadece çizgi film ve çizgi roman olarak mı kalacak?

Hayır, sadece bir başlangıç noktasında bu işin bir çocuk edebiyatı açısından özellikle ve gençlik edebiyatı açısından bir start noktası lazım. Ki komik bakın konuşurken start diyorum. Biz bir defa dilimizi kaybettik, 1894 senesinde Red House ilk İngilizce Türkçe sözlük hazırlarken, yaklaşık 90 – 100 bin civarında Türkçenin zenginliğiyle karşılaşıyor. Kelime dağarcığı ile. Biz allem kalem bunu 5 bin kelimeye düşürdük, yaşadığımız süreçlerle birlikte. Bugün üniversite mezunlarımız bile 250 kelime ile mezun oluyor. Halk sokakta 50 kelime ile düşünüyor, yaşıyor. 50 kelime ile Tanrıyı kavramaya çalışıyor, yine 50 kelime ile kainatın sırrına vakıf olmaya çalışıyor, 50 kelime ile aşık olmaya çalışıyor, 50 kelime ile ticaret yapmaya çalışıyor. Ki düşün bugün okuduğu gazetenin adı bile A M K. Bunun için HeroTürk’ün kültürel yapıda bir devrim bir dönüşüm olması gerektiği kanaatindeyiz. Sadece sinema filmi değil, bunun lisanslı ürünlere dönüşmesi, yani batının nasıl Superman, Batman’ı varsa artık HeroTürk’ün de Dünya’ya ulaşma, destan yazma niyeti budur.

Son olarak, yazar olmak dışında şu alana yönelsem kesin başarılı olurdum dediğiniz bir meslek dalı var mıdır?

Başarılı olurdum, oldum da. Reklam ajansım vardı, tekstil işine girdim vb. bu iş benim yapmak istediğim tek iş. Çünkü; ben hayatta bu konuda samimi olmak lazım, ben televizyon izlediğim de, ki bir televizyon programcısı olarak söylüyorum. Şu an, şu dakika bakılsa yaklaşık Türkiye’de 300’ün üzerinde kanal var ve yoğun bir şekilde tartışma programları var. Yani memleketimiz de bir sürü, memleketin gidişatını beğenmeyen kafalar, dudaklar, ağızlar konuşmakta. Ama memleketin hali ortada. Çünkü; samimi şeyler konuşmuyoruz, işin aslına yönelik şeyler konuşmuyoruz. Misal veriyorum, bugün üniversiteler 133.500 öğretim üyemiz var, 3/2’si intihalci. 45 binde açığımız var. Üniversitelerin hali bu iken, Milli Eğitim’in hali bu iken, yani adaleti nerede bulacaksın, emniyeti nereden bulacaksın. Yani sürekli böyle bir kaotik bir cehalet ortamındayız. Cehaletin olduğu yerde de her türlü fitne, fücur, fesat olacaktır. Fakirlik olacaktır. Biz başka yerlerde suçlu aramayalım. Ne olmak isterdim? Ben bu işi bilerek yapıyorum, ben bu işi biraz kendime ideolojide edindim. Çünkü; çocukların dürtülüp uyandırılması, Harry Pother kuşağı dediğimiz özellikle liseli gençlerin yakalanması lazım. Çünkü; bu çocuklar  bir zaman sonra uzay filmlerinde olduğu gibi olacak. Bu benim kendi hayatımın gayesi. Ben Rabbim’e bir şeyler yapmaya çalıştım diyebilmeliyim.

 

Sizce şuan günümüzde olan yazarlardan kalemini en çok beğendiğiniz yazar kimdir?

Her şeyden öte, kalemini satmayan yazarlara bayılırım. İsim ver deseniz, veremem. Ama çok bilindik yazarların, maalesef sipariş olduğu kanaatindeyim. Sunum, bir proje olduğu kanaatindeyim. Asıl 1950’ler de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, George Orwell’un sponsorluğunda, yani bunlar sadece Türkiye’de değil, Dünya’da da bu şekilde. Meşhurlar denilen şey, biraz o meşhur olmanın bedelini ödeyerek geliyorlar. Çünkü meşhurluğu ne sağlıyor, siyaset sağlıyor, medya sağlıyor. Medya sahibinin sesi, Hakk’ın sesi değil ki. Dolasıyla en meşhuru, Nobel edebiyat ödülü almış yazarımız var. Ama adam ecdadına küfür ettiği için geçmişte Ermeni soykırımı var dediği için ödüllendiriliyor. Ben nasıl bunlara karşı hoşgörüyle yaklaşırım ki? Milli değerlerim daha ağır basıyor. Kalem eğer sahibine bağlı, konjonktüre bağlı, fiyatına bağlı, etiketine bağlı değişiyorsa zaten ortada yazarlık falan yok demektir. Her halde eskilerde kaldı, yani iyi yazarlar eskiler kaldı. Şimdi sadece proje adamları var.

SENA AKDAĞ 2017 Şubat

NEDEN HEROTÜRK!

“İman etmedikçe cennete gidemeyiz. Birbirimizi sevmedikçe de gerçek mana da iman etmiş olamayız. Birbirimizi sevmek içinse aramızda selamı yaymalıyız!” Dünyanın tek önderi ve tek kahramanı alemlerin efendisi bu buyruğu bize tavsiye etmiş. Bu doğrultuda sizleri selamlıyorum; ALLAH’IN SELAMI ÜZERİNİZE OLSUN.

Ben Ertuğrul. Siz beni diğer adımla daha yakından tanıyorsunuz; HEROTÜRK!

15 yaşındayım. Tıpkı Örümcek adam gibi. Nedense Peter Parker’a kahramanlığı layık görenler ben Türk olduğumdan mıdır nedir “bu yaşta çocuktan kahraman mı olur” diyorlar. Bir de tarihi bilmiyorlar. İslamın peygamberine iman edenlerin çoğunluğu çocuk ve gençlerden ibaretti. İslamın ilk öğretmeni misal 16 yaşındaydı. Allah’ın aslanı diye bilinen Ali 8 yaşında peygamberin davetine katılmıştı. Yetişkinlerin dertleriyle boğuşan insanlık nedense çocukları hep gözardı etmektedir. Bir süre sonunda çocuklarda o sıkıntılı yetişkinlere dönüşüyorlar. Bu sarmalın adına da sistem diyorlar, ideoloji diyorlar.

Herotürk ismini bana İtalyanlar vermişti. Babam Türkiye’nin Roma büyükelçisidir. Venedik Belediye başkanının kızı Esta’yı bir gondol kazasında kurtarmıştım, bunun üzerine de İtalyan basını bana “Kahraman Türk” anlamına gelen Herotürk ismini vermişti. Bütün dünya bu isim üzerine tartışma yapmamışken ülkem Türkiye’de “Madem kahramansın. Neden Herotürk ismini kullanıyorsun? Hero’da neyin nesi? Gibi akılalmaz bir reddedişin içine girdiler. Görende zanneder ki amanda aman her konuda milliymişiz de kala kala bir benim adım kalmış yozlaşan. Giydikleri kıyafetlerden, yedikleri içtiklerine kadar, eğitimden sağlığa kadar yozlaşmış millet bana gelince bir milliyetçi kesiliyorlar ki sormayın gitsin.”

Benim maceralarımı merak eden arkadaşlar www.eforyayinevi.com adresinden kitaplarıma ulaşabilirler.

İtalyan, İngiliz, Yunan asıllı Amerikalı, Çinli, Nijeryalı arkadaşlarım var bana maceralarımda yoldaşlık eden. Clark Kent gibi, Parker gibi gazeteciyim bende. Ama sosyal medyada yazıyorum. Bir haber sitem var. Youtuberlik yapıyorum aynı zamanda.

Geçen hafta Arvalap Adasının diğer ucunda yer alan Hell’de “Dünya Kahramanlar Kongresi” vardı. Hatta adanın Agartha isimli kötülükler kısmından da katılımcılar olmuştu. Enok’un kitabından pasajlar okuyarak kongreyi açan Mr. Nosam sanal kahramanlara daha büyük işler düştüğünü ısrarla vurguladı.

Marvel evreninden, DC evreninden, Dream Works’tan, Pixar’dan, Walt Disney’den çokça kahraman salonu doldurmuştu. İslam dünyasından kahraman olarak bir ben vardım koca salonda. Kongre sonrası anlamıştım ki kongre  davetiyesini göndermelerinin sebebi kendilerine katılmam içinmiş. Yani çocukların akaidini bozacaktım. Sihirden, büyüden normalmiş gibi bahsedecektim Müslüman Türk çocuklarına. Onlara Kabbala kültürünü verecektim. Dünya hegemonlarına hizmet etmem istendi. Çocuklarımızın tüketim toplumunun parçalaları olmaları için gayret etmeliymişim. Hele okullar meselesine hiç girmemem gerekiyormuş. Sosyal medyadaki şu paylaşımımdan hiç hoşlanmamışlar: “Çocuk okutuyoruz iddiasındaki yapılar…Okullar, vakıflar filan!
Nerede bu okuttuğunuz çocuklar ya hu?
Etliye sütlüye karışmayan çocuklar sizin okuttuklarınız mı?
Bir de hatırlatırım memleketin canına okumaya çalışanları…
Kime ne okutuyorsunuz, anlamıyorum!”

“Kahraman olmak için pelerine ihtiyaç yoktur, erdemli bir genç zaten kahramandır” tarzı savunmalarım işlerine gelmiyormuş. Tekerlerine çomak sokmam rahatsızlık veriyormuş beylerin. Yüceler meclisi yeryüzü tanrıları olarak benim çalışmalarımdan memnun değillermiş. “Tam bağımsız Müslüman Türkiye” söylemimden rahatsızlık duymaktalarmış. Hele bir de “çocuklarımız için…acilen milli edebiyat, milli çizgi film, milli internet, milli oyuncak istiyormuşum ki (doğru diyorlar)…

Sorgulamamı sevmemişler; Gelecek 10 yılın sonunda bizi neler bekliyor?
Nüfusumuzun 20 küsur milyonu 12 yaş altı çocuklarımızdan ibaret. Bu çocukların geleceği ülkemizin geleceği demek ise…Misallendireyim; Çin’de en fazla yılda 34 yabancı filme izin veriliyor. Onlar böylelikle Çin’ li kalıyorlar.
Bizse Amerikan filmlerinin ve Amerikan özentili bizden gözükenlerin kültürel taarruzlarının işgali altındayız. Onun için Küçük Amerikayız. Müslüman Türklüğümüz ise bir iddiadan ibaret.
Dinsizlik, densizlik, deistlik, ateistlik, ırkçılık, ensestlik, lgbt, uyuşturucu, terör, misyonerlik, eyyamcılık, modernizm gibi olgu ve oluşumların gençlerimizin üzerinden geleceğimizi tehdit ettiğini defaaten topluma hatırlatmamdan rahatsız olduklarını yinelediler.

Kongre üç gün boyunca çeşitli etkinliklerle sürdü.

Bir de müze açmışlar “Sanal Kahramanlar Evreni” diye. Ne kadar mitolojik tanrı varsa hepsine bölüm ayırmışlar. Mu, Atlantis, Reptilian, Anunnaki ırkları için özel bölümler yapmışlar. Harut, Marut, Ecinniler bölümleri insana kafayı yedirtecek şekilde dizayn edilmişti.

“Tanrının oğlu olduğuna inanan insanlar elbette Süperman’a da, Batman’a da inanacak. Endişe etmeyin ey sanallar!” diye mikrofa konuşuyordu Mr. Nosam. “Noel babaya inanan insanlar bir şekilde yanmaz kefene de inanacaklardır!”

Bense içimden “Allah’ım! Biz müslümanları dincilerin şerrinden koru!

müşriklerin…
kafirlerin…
fasıkların ve münafıkların!” diye duamı ediyordum.

Pastör Andrew Brunson’un davasını takip ediyordum, duruşmalarını filan. O zaman almıştım kongre davetiyesini. Diriliş Kilisesinden bir zangoç çocuk tutuşturdu elime davetiyeyi. Çocuk aslen Müslüman çocuk. Ama misyonerlerin faaliyetleri neticesinde dininden uzaklaşanlardan.

“Bir sanal hikaye olan hristiyanlığa ve yahudiye neden rağbet eder ki Müslüman Türk evladı” diye de sordum kendime?

Kongre başlarken gelişmiş ülke liderlerinden kutlama telgrafları okundu uzun uzun. Çizgi roman kültürü nerede yaygın ise bilin ki o ülke gelişmiştir. Hem kültür üretirler hem de o kahramanlar üzerinden kültür ihraç ederler. Ne diyordu Cizvit Papazları “ Çocuklarınızı yedi yaşına kadar bize verin, sonrasında sizin olsunlar!?”

Ayrıca kültür ekonomisi oluştururlar, ülkeleri gelir elde ederler. Gelde bu hakikati bizim bir kayıt cihazı gibi ezberle yetişmiş ilim üretemeyen kafalara anlat. Gelde sanal kültür kahramanlarının ülkelerinin lejyonerleri, işgalci kolluk kuvvetleri olduğunu anlat!

Çocuk edebiyatında yokuz. Ülkemizde basılan kitapların %90 ı tercüme! Yani kilise kafasıyla Müslüman Türk çocuğu yetiştirmeye çalışan gafillere işin önemi nasıl anlatılabilir ki? Çizgi filmlerin öneminden, internet oyunlarının öneminden 5 yaşındaki çocuğunun eline akıllı telefonu tutuşma acziyetindeki gafillere konunun önemini nasıl anlatsam? Barby bebekle kadının ölçülerinin 90-60-90 olduğuna inandırılan bir nesle nasıl Hz. Fatıma olunacağından bahsedilebiliriz ki?

Merhametsiz bir nesil yetişiyor, Bizansın ilkeleriyle yetişen. Onun içindir ki AVM mabetlerinde büyüyen Hary Potter nesli “zulmün 1453’te başladığına inanıyor!”

Ben Ertuğrul!

Osmanlı başlarken Ertuğrul Gaziyle başlamıştı hikayesi.

Çanakkale’de okumuş çocukları katledilirken Ertuğrul Körfezinde, Ertuğrul Teryaresinin yardımıyla Nusret Gemisiyle mayın döşeyerek durdurmak istedik sanal akaide mensup insanları.

Ertuğrul gemisiyle son kez uzandık geniş coğrafyalara…

Şimdilerde yine bir Ertuğrul’la dirilişin peşindeyiz.

Mr. Nosam’a restimi çektim.

Dedim “ ben sizinle hareket etmeyeceğim!”

Fehmi abiyle mücadele etmeye devam edeceğiz sizin sanal dünyanızla ve sanal kahramanlarınızla.

Biz gerçeğiz ve gerçek olmaya da devam edeceğiz.

Kongrenin ayrıntılı notlarını sizlerle bilahere paylaşacağım.

Şimdi yeni maceralar için müsaadenizi rica ediyorum.

Washington’a Kelime-i Tevdhid Sancağını dikmeye gidiyorum. Kudüs’ü geri almaya!

Benim maceralarıma eşlik etmek isterseniz; buyrun!

Hem Fehmi abi “Çizgiroman okulu” açtı. Çocuklarımız batının sanal kültür kahramanlarıyla tek yanlı olarak yetişmesinler diye sanatçı yetiştiriyor. Yeni kahramanlarımız olsun diye!

 

FEHMİ DEMİRBAĞ

PELERİNSİZ KAHRAMAN

Her çocuk, kahraman doğar annesinden
sevmeyi, cesareti öğrenir çevresinden,
nefreti de, korkmayı da!…
Yalan söylemeyi nerden bilsin çocuklar?
gülen gözlü, güzel sözlü küçük adamlar!

kahraman olmak için pelerin gerekmez,
gökyüzünde uçmak, yumruk savurmak,
doğru olmak, çalışkan olmak yeterli,
sen özü sözü bir ol, fazlası istenmez!

her çocuk kahramandır aslında,
sevgi dolu cesur bir yürek tadında,
Örnek Herotürk!

Hem de  bütün arkadaşlarıyla,
iyilik dolu bir dünya için,
siz de doğruluğu seçin!

 

Projenizin Türk Edebiyatının Gelişimine Yönelik Sağlayacağı Katkılar Nelerdir :*

Öncelikli olarak “Çocuk ve Gençlik” potansiyelimizi batılı bir anlayış ile tüketmeyelim.
Öncelikli olarak bu hususta komple milli olan edebiyat ve sanat eserleri ortaya koymak maksadındayız. Artık çocuk ve gençlerimizi salt batının sanal kültür kahramanları ile yetiştirmeyelim. Kendi çocuklarımızı kendi kültürel kodlarımızla yüklemleyelim. En büyük katkı sanırım bu doğrultumuz konusunda olacaktır.

Çocuk ve gençlik edebiyatı, milli oyuncak gibi uzantılı faydalarla birlikte olayın markalaşma mantığı ile ayrıca ekonomik uzantılarınıda unutmayalım.

Aynen Hacı Bayram-ı Veli’nin dediği gibi; “Çocuklarını kendi değerleri ile yetiştirmeyip onlara kıyan toplumlar, kendi çocuklarını kendileri gibi yetiştiren toplumların kölesi olurlar!”

Projenin Amacı :*

Tarihten aldığı referansla büyük ve merhametli bir medeniyetin müdavimi olan toplumumuza, hedeflerini ve varlık alemindeki gerekçesini hatırlatmak ve unutturmamak için; hassatende millet olmanın yolunun “kendi çocuk ve gençliğine” sahip çıkmaktan ibaret olduğunu edebi bir dil ile aktarımından üzerimize düşen sorumluluk ve misyon ile bir duruş sergilemektir.

Projenin Hedefi :*

Çocuk ve gençlik edebiyatındaki mahzun duruşumuza karşı oluşturulan bir maceralar dizisi oluşturmaktır. Özellikle üstbaşlığı “Herotürk” olan, rol model eğilimli bu çalışma ile ülkemiz adına dünya sanal kahramanlarının arasına bizden de bir “kahraman” çıkartmak hedeflidir.

Konu Tanımı :*

Kahramanımız Ertuğrul’un (HEROTÜRK) arkadaşları olan İtalyan Esta, Çinli Chen, Nijeryalı İbosanjo, İngiliz Widmark ve Yunanlı Niko ile yaşadıkları maceralar örgüsü ile hem fantestik noktada tarihin dehlizlerine girmekteler hem de günümüzün gündem konulu hikayelerine temas etmektedirler.

Projenin Çalışma Yöntemi :*

Çocuklarımız ve gençlerimiz için bir rol model kimliği ile yazdığımız “Herotürk” maceraları önce temel hikayelerini roman ile kurgulamakta, aynı zamanda aynı hikayenin de çizgi romanı üretilmektedir. Konu ayrıca tiyatro oyunları ile zenginleştirilmektedir. Ayrıca hedefte Çizgi Film üretimi de amaçlanmaktadır. Batılı tarzdaki sunum ve çalışma yöntemleri ilkelerimizi oluşturmaktadır.

Projenin Neden Desteklenmesi Gerektiği :*

İlim, kültür, sanat, edebiyat ve ahlak ile kuşatamadığımız milli kimliğimiz kısa sürede toplumumuz üzerinde hevesleri olan emperyal iştahların mezesi olacaktır.
Formal eğitim kadar, informal organizasyonunda artık “evlat ve nesil” yetiştirmede önem arzettiğini algılamamız gerekmektedir. İş bu nedenle bütün bu hedefler noktasında yapmış olduğumuz çalışmalarda devletimizin ve kurumlarının da bu uğurdaki mücadelemizde yalnız olmadığımızı göstermesi açısından hertürlü maddi ve manevi desteği hakettiğimizi düşünüyoruz.

TÜRKİYE’DE ÇİZGİFİLMİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Türkiye’deki animasyon sanatının kökenini Karagöz-Hacivat’a, yani gölge oyununa bağlamak mümkün. Gölge oyunuyla animasyon tekniği karşılaştırılacak olursa ikisinde de model hazırlandığı ve bu modele hareket kazandırıldığı görülür. Türkiye’de yüzyıllardır gölge oyunuyla eğlenceler düzenlenmesine karşın animasyon yapımına başlanması oldukça geç bir döneme rastlar. Dünyadaki animasyon tarihine bakıldığında bir çok sektörde olduğu gibi Türkiye’de animasyon sektörünün ortaya çıkmasında da oldukça geç kalındı.

1930’lu yıllarda Disney ve çağdaşı olan sanatçıların filmlerinin Türkiye sinemalarında gösterime başlamasıyla karikatür sanatçıları, animasyon sinemasına ilgi duymuş ve bu alanda çalışmalar başlatmışlardır. Bu noktada karikatür sanatçılarının Türkiye’deki çizgi filmin temellerini attığının altını çizmek gerekir. Türkiye’de ilk çizgi film denemeleri 1947–1949 yıllarında Vedat Ar’ın verdiği bir kursla başlamıştır. Ar’ın, 1947 yılında kurstaki on beş öğrencisiyle birlikte yaptığı üç dakikalık “Zeybek Oyunu” adlı çalışması Türkiye’nin ilk animasyon filmidir. (Not: TRT Çocuk 23 Nisan Uluslararası Çocuk ve Medya Kongresi’nin ikincisinde Eskişehir Üniversitesi Animasyon Bölüm Başkanı Fethi Kaba, Türkiye’deki ilk animasyonun 1932 yılında Cemal Nadir Gürsel tarafından yapıldığını ancak tamamlanmadığını söylemiştir.)

1940’lı yıllarda sinemalarda gösterim öncesi reklam filmlerinin çekilmeye başlanmasıyla animasyon yapımları talep edilmeye başlanmış. Talepler sonucu İstanbul Reklam Ajansı karikatür sanatçılarını bünyesinde toplayarak çizgi filmler hazırlamış. Kısa bir sürede hazırlanan bu basit filmler oldukça ilgi görmüş. Bu yıllardan sonra yurt dışına giderek çizgi film konusunda eğitim alan sanatçılar daha sonra Türkiye’ye dönerek bilgi ve tecrübelerini aktarıp animasyon yapım stüdyolarının kurulmasına ön ayak olmuşlar. Animasyon sanatçıları arasında Ferruh Doğan, Oğuz Aral, Tonguç Yaşar, Orhan Büyükdoğan gibi isimler bulunuyor.

1951–1957 yılları arasında renkli olarak gerçekleştirilen ve Türkiye’nin ilk uzun metrajlı film projesi olan “Evvel Zaman İçinde”, banyo işlemleri için gönderildiği Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) kaybolmuştur. Animasyon alanında önemli adımların atıldığı bu yıllarda onca emeğin boşa gitmesi sektör üzerinde olumsuz etkiler yaratmış. Bu filmden geriye beş dakikalık siyah beyaz çekilmiş dans eden bir kadının görüntülerinin yer aldığı bir bölüm kalmıştır.

Türkiye’de 1960’lı yıllarda Filmar, İstanbul Reklam, KareAjans, Karikatür Ajans, Radar Reklam, Stüdyo Çizgi, Canlı Karikatür, Ajans Bulu, Sinevizyon, ve Artnet gibi ajanslar ve stüdyolar reklamlardan kazandıkları paralarla kısa ya da uzun metrajlı animasyon filmleri üretmişler.

70’li yıllar

Bu yıllarda Derviş Pasin, Ateş Benice, Tonguç Yaşar, Erim Gözen, Tunç İzbek, Emre Senan, Ali Murat Erkorkmaz, Cemal Erez, Meral Erez ve Ruhi Görüney gibi animasyon sanatçıları başarılı işlere imza atmıştı.

Tonguç Yaşar, Sezer Tansu’yla birlikte hazırladığı “Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü” adlı kısa metraj çizgi film ile 1972 yılında 3.Altın Koza Film Festivali’nde özel ödül kazanmış. Daha önceki çalışmalardan oldukça farklı olan bu çalışmada Kur’an-ı Kerim’den çıkartılan bir ayetin “Amentü billah! Ve bima cae min indillah!”ibarelerinin küreklerle çekilen bir gemiye benzetilmiş figürasyonunun harekete geçirildiği gösterilir. Ayrıca bu film dokuz yüz filmin katıldığı 9. Annecy Çizgi Film Şenliği’nde ön elemeyi geçerek gösterilmeye değer bulunan ilk Türkiye çizgi filmi olmuştur.

İtalya’da canlandırma sineması eğitimi alan Meral Erez, “IlGatto” (Kedi) animasyonuyla 1978 yılında düzenlenen Balkan Film Şenliği’nin Ulusal Kısa Film Yarışması’nda birincilik ödülü aldı. Meral ve Cemal Erez, 1981 ve 83 yıllarında yaptıkları Les Cordes (İpler) 1985 yılında Marly-le Roi Kısa Film Şenliği’nde ödül aldılar.

Karikatürist Tan Oral, 1969’da yaptığı “Sansür” adlı animasyon filmi ile TRT Kültür ve Sanat Bilim Ödülleri Kısa Film Yarışması’nda birincilik ödülü, 1975 yılında Akşehir Nasrettin Hoca Canlandırma Film Yarışması’nda büyük ödülü kazandı. Tan Oral, Tonguç Yaşar ile birlikte bu tür deneysel filmler üreterek Türkiye çizgi filminin sanat ve estetik açısından gelişmesine büyük katkılar sağlarken animasyon filminin sadece reklam filmi olmadığını da ortaya koydular.

80’li yıllar

1980’lerin başında Türkiyeli animasyon sanatçılarının yurtdışındaki şenliklerde gösterime katıldığı ve ödüller aldığı görülüyor. 1980’de Ateş Benice’nin “Stereo” filmi Zagrep Canlandırma Filmleri Şenliği’nde gösterilmiş, aynı film ertesi yıl Portekiz’in Espinho kentindeki bir yarışma için özel çağrı alarak gösterime girmiştir. Bahattin Alkaç’ın “Tombişin Öyküsü” adlı çizgi filmi 1980’de Almanya’da katıldığı bir yarışmada övgüye değer bulundu. Ali Murat Erkorkmaz’ın “Quick Case” isimli çalışması ise 1983’te Annecy Canlandırma Film Festivali’nde 350 film arasında ilk ona girmişti.

Televizyonun yayın hayatına girmesi ve televizyonun reklam filmleri yayınlamaya başlaması ile birlikte çizgi filmlere ikinci kez talep artışı yaşanır. TRT, Türkiye yapımı çizgi filmlere yer vermeye başlar. 1984’te Derviş Pasin ve Ateş Benice’nin kurduğu Pasin-Benice Stüdyoları, TRT için “Tomurcuk”, “Süper Civciv”,“Evliya Çelebi”, “Karınca Ailesi”, “Ece ile Yüce” gibi birçok film çeker. Beş dakikalık ve yetmiş beş bölümden oluşan “Karınca Ailesi” ilgi görür ve yurtdışı pazarında da gösterime girer.

1980’li yılların ikinci yarısında ise Çizgi Reklam, Tunç

İzberk Stüdyosu, Tele Çizgi, Animatek, Ajans Blu, Artnet gibi birçok stüdyo çeşitli devlet kurumları için eğitici ve öğretici animasyon filmleri yapmaya başlar.

Dede Korkut Hikâyeleri’nden alınarak çizgi filme aktarılan 50 dakikalık “Boğaç Han” Türkiye’nin ilk uzun metrajlı filmidir. Bu film Pasin-Benice Stüdyosu’ndan Derviş Pasin tarafından 1988 yılında yapılmıştır.

Ankara’da 1988 yılında Bahattin Alkaç’ın kurduğu Damla Animasyon, Kültür Bakanlığı için “Deli Dumrul”u ve TRT için de birçok çizgi filmi yapar. 1989’da yine Bahattin Alkaç tarafından kurulan Denge Animasyon; TRT, Kültür Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yanı sıra Türkiye’deki birçok kurum için animasyonlar hazırlar. Ayrıca Almanya, Avusturya, Amerika, Arabistan, Fransa ve İspanya için birçok animasyon filmi de üretir.

Animasyon sektörünün Türkiye’de yeterinde gelişmemiş olmasının nedenlerinden biri de animasyon eğitimine gerekli önemin verilmeyişidir. 1984 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesinde animasyon dersleri verilmeye başlansa da animasyon eğitiminin sadece bir dersle verilmesinin mümkün olmadığı açıktır. 1988 yılına gelindiğinde Anadolu Üniversitesi Uygulamalı Güzel Sanatlar Okulu’nda çizgi film eğitimi hakkında ilk ciddi çalışmalar yapılmaya başlanır. 1988 ve 89 yıllarında Anadolu Uluslararası Çizgi Film Festivali yapılırken 1989 yılında ilk çizgi film semineri gerçekleştirilir.

90’lı Yıllar

TRT’de 1990 yılında gerçekleşen bir yolsuzluk gerekçe gösterilerek çizgi film yapımı için verilen destek geri çekilir ve Türkiye animasyon sineması büyük bir darbe alır. Animasyon stüdyoları TRT’nin bu alandan çekilmesi üzerine ekonomik gücünü yitirmeye başlar ve birçoğu kapanmak zorunda kalır.

Türkiye’deki ilk animasyon bölümü, 1990 yılında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Çizgi Film (Animasyon)Bölümü adı altında kurulur. Böylece animasyon eğitimi alanında önemli bir adım atılmıştır.

Bu yıllarda Kültür Bakanlığı, Türk kültürünü tanıtmaya yönelik “Dedem Korkut”, “Manas Destanı” ve “Ak Tay” gibi çizgi filmler yaptırır. Ayrıca bu yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı da çocuklara dinî ve millî değerleri aktarmak adına “Bir Hikâye Bin Ders”, “Küçük Mücahit”, “Bosna Alevler İçinde” ve “Nasreddin Hoca” gibi çizgi filmler üretilmesini ister.

1993’te Türkiye’de çizgi film yapım sanatçılarını mesleki anlamda bir araya getirmek için Çizgi Filmciler Derneği kurulur. Dernek, Türkiye’de çizgi film sanatını geliştirmek, çizgi filmciler arasında iletişim kurmak, uluslar arası etkinlikler konusunda bilgilendirmek ve Türk kültürünü çizgi film vasıtası ile çocuk ve gençlere tanıtmak amacını taşır.

Türkiye’de animasyonun gelişmesiyle birlikte animasyon sanatçıları yurt dışındaki birçok büyük stüdyoda çalışmaya başlar. Bunların en başında Tahsin Özgür gelir. Walt Disney’de çalışan Özgür, Tarzan (1997), Herkül (1999) ve Asteriks’te (1994) animatör olarak görev almış. Şahin Ersöz ise Walt Disney’in storyboard sanatçısı olarak Herkül (1997) ve Balto’da (1995) görev alır.

2000’li Yıllar

Anadolu Üniversitesi’nden sonra 2005 yılında Maltepe Üniversitesi’nde ve 2006 yılında Kütahya Üniversitesi’nde ÇizgiFilm- Animasyon Bölümü açılır. Animasyon sektöründe çalışacak sanatçıların mesleki eğitimlerini üniversite öğrenimi sürecince almaları sektöre hazırlanmaları açısından önem taşımaktadır. Hem böylelikle animasyonla ilgilenenlerin çok daha erken yaşlarda bu mesleği seçmeleri ve deneyim kazanmaları da sağlanır.

1 Kasım 2008’de Türkiye’nin ilk yerli çocuk kanalı, TRT Çocuk’un yayına girmesiyle birlikte gelişmekte olan animasyon sektörü yeni bir döneme girer. Ardından 2011’de kabul edilen “Radyo ve Televizyon Kurulu ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun”unda yer alan “Genel ve tematik içerikli yayın yapan televizyon kuruluşlarının, çocuk yayınlarında çizgi filmlere yer vermeleri hâlinde, çizgi filmlerin en az yüzde yirmisinin, diğer çocuk programlarının en az yüzde kırkının Türkçe dilinde üretilmiş yapım olması ve Türk kültürünü yansıtması zorunludur” maddesi (14. Madde) ile birlikte yerli yapım çizgi film üretiminin devlet tarafından destekleneceği duyurulmuş. Bu gelişmeler doğrultusunda yeni animasyon stüdyoları açılır ve bu stüdyolarda yerli yapımlar üretilir.

2009 yılında Türkiye’nin ilk üç boyutlu çizgi film serisi “Keloğlan”, Animax Animasyon Stüdyoları tarafından yapılarak TRT Çocuk kanalında yayınlanır. İki sezon boyunca gösterilen “Keloğlan”, 2012’de reelle animasyonun birleştirildiği yeni bölümlerle de ekranlara geldi.

Said Nursi’nin hayatını anlatan animasyon filmi “Allah’ın Sadık Kulu”, motion capture (hareket yakalama) tekniğiyle Türkiye’de yapılmış ilk uzun metraj animasyon filmidir. Yönetmenliğini Esin Orhan’ın yaptığı film üç buçuk yıllık bir yapım sürecinden sonra 2011’de gösterime girdi.

Bu yıllarda birçok animasyon sanatçısı, bilinen animasyonlarda ve filmlerin görsel efektlerinin yapımında yer almış. Çoşku Özdemir görsel efekt sanatçısı olarak Lucas Film, Dreamworks Animasyon ve Blue Sky Stüdyoları’nda çalışmış. Avatar (2009), Buz Devri 2 (2009), Transformers 2 (2009), Karayip Korsanları 3 (2007), Madagaskar 2(2008), Iron Man 2 (2010), Son Havabükücü (2010) gibi filmlerde görev alan Özdemir, 2010 yılında Türkiye’de Robotika Film’i kurarak animasyon ve görsel efekt alanında dünya standartlarında işler üretmeyi hedefler.

Dreamworks’de çalışan animatör Onur Yeldan da Arı Filmi (2007), Shrek: Sonsuza Dek Mutlu (2010) ve Çizmeli Kedi (2011) gibi bilinen animasyonlarda yer almıştır. Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü (2006), Narnia Günlükleri: Prens Kaspiyan (2008), Titanların Savaşı (2010), Harry Potter ve Ölüm Yadigarları (2011) gibi filmler de animatör Arslan Elver’in çalıştığı filmler arasındadır.

TRT Çocuk’a çalışan animasyon stüdyolarının yanı sıra 2000’li yıllarda açılan Raatsız Animasyon Stüdyosu, Gentlemen Visuals, Robotika Films, Anima Animasyon Stüdyosu, Lighthouse Visual Effects, Cherrycherry Animation, Animanya Animasyon, Arca Medya gibi bir çok stüdyo animasyon çalışmalarını sürdürmektedir.

Son olarak 2013 yılında İpek Üniversitesi’nde Animasyon Bölümü açıldı. Ankara’da açılan üniversite, Türkiye’de açılan dördüncü Animasyon Bölümü. Bünyesinde animasyon stüdyosu da barındıran üniversite hem akademik hem de sektörel anlamda önemli çalışmalara imza atmayı planlıyor.

Tabi Herotürk projesiyle komplike çalışma sürdüren Fehmi Demirbağ’ı da hatırlatmamız lazım.